YEREL
Giriş Tarihi : 13-01-2022 11:56   Güncelleme : 13-01-2022 12:19

“EDEBİYAT BİR TUTKUDUR”

“EDEBİYAT BİR TUTKUDUR”

 

Edebiyatçı, yazar, eleştirmen Ömer Yerlikaya ile edebiyat üzerine konuştuk.Türk ve Dünya edebiyatından bahseden Yerlikaya, “Bir ülkenin kalkınması için mutlaka sanatın, kültürün, edebiyatın, sosyolojinin, felsefenin öne çıkması ve halkın çok okuması gerekiyor. Bunları gerçekleştiren ülkeler dünyanın en gelişmiş en moderne hükümetleri olarak dünya gezegeninde yerlerini almıştır” dedi.

Edebiyatın kültür, sanat, felsefe, sosyoloji gibi mitolojiden doğduğunu söyleyen Yerlikaya, “Derler ki baykuş yaratılış itibariyle ilginç bir kuştur. Mitolojide de sıklıkla yer almıştır. Buradan yola çıkarak kendi mitolojilerinde bir baykuş kadar sanata, kültüre, edebiyatta yer vermeyen ülkede bugün dünyanın en yoksul, açlıkla sınanan, başkaları tarafından yönlendirilen ve yönetilen en zavallı ülkeleri haline gelmiştir. Cumhuriyetimizin kurucusu yüce Atatürk onlarca yıl önce bakın sanata ne kadar değer vermiş ve sanatı nasıl ifade etmeye çalışmış “Sanatkâr el öpmez, ancak sanatçının eli öpülür” diyor, yine sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.Bir ülkenin kalkınması için mutlaka sanatın, kültürün, edebiyatın, Sosyolojinin, felsefenin öne çıkması ve halkın çok okuması gerekiyor. Bunları gerçekleştiren ülkeler dünyanın en gelişmiş en moderne hükümetleri olarak dünya gezegeninde yerlerini almıştır. Toplumu geliştirmek, bilinçlendirmek, toplumu kültüre ve sanata yönlendirmek çok önemli. İşte bunları yapan ülkeler kendilerini aşmış ülkelerdir, bizim bütün amacımız da ülkemizin daha kalkınmış bir ülke haline gelmesi daha eğitimli ve daha modern bir dünyaya entegre olabilmesi, tüm amacımız bu” dedi.

Batı edebiyatından da bahseden yazar Yerlikaya, Osmanlı dönemi edebiyatına da değinerek, “Batıda edebiyat 15 ve 16. yüzyıllarda gelişmeye başladı ve sürekli değişim geçirerek romansan bir doku ortaya çıktı. Bu çalışmalar 1850 yıllarından sonra batıdaki romanların Türkçe çeviri ve Osmanlıca çevirilerini yaparak bizim Osmanlı aydınlarımız roman dokusu ile tanışmaya başladılar. Osmanlı'nın çok zor kaldığı bir dönemde kütüphanelerin bile zorunlu kapatıldığı bir dönemde Osmanlı aydınlarının ne kadar sıkışık bir ortamda Batı romanı ile Roman sanatı ile tanışması orada çevirileri yaparak ülkemizde tanıştırması çok sıkıntılı bir zamana denk gelmişti. Buna rağmen 1901 yılında Servet-i Fünun diye bir dergi kuruldu bu derdi çok önemliydi bütün zamanları en kıymetli ve en değerli dergisiydi. Ama ömrü çok uzun olmadı 1901 yılında kuruldu 1906 yılında kapatılmak zorunda kaldı. O dönem Osmanlı aydını elini taşın altına koyarak ki bazı isimlerde vermek istiyorum Halit Ziya, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ahmet Rasim, Ahmet Haşim gibi çok önemli yazarlar 1901 ve 1906 yılları arasında çok kıymetli eserler yazdılar ortaya koydular bunlardan bazıları Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Araba Sevdası, Şıpsevdi, Bize Göre, Şehir Mektuplarını örnek olarak gösterebiliriz. Tabii ki bu Romanlar çok önemliydi Türk klasikleri birer nefis edebi roman olarak Türk edebi tarihinde yerini aldılar. Bu Romanların ortak bir faydası vardı ki bu çok önemliydi insanları homojen yapısının ötesine geçerek ortak bir paydada buluşturan ve halkın temel olarak bildiği olaylarında ötesine geçerek çok daha özgün konularda hikayeler anlattılar, romanlar yazmaya başladılar bu bakımdan bu Romanlar Türk edebiyatı altında bir direniştir bir öncülük tür sonraki nesil yazarlarımız da bu kaynaklardan beslenerek kendilerini yetiştirmeye çalıştılar. Bana göre Serveti Fünun dergisi o kadar önemliydi ki Türk edebiyatına çok şeyler kazandırdı ben şöyle düşünüyorum eğer bu dergi olmasaydı o dergide yazan yazarlarını olmasaydı belki bugün modern Roman olarak kabul edilen Saatleri Ayarlama Enstitüsü olmayacaktı, Kürk Mantolu Madonna olmayacaktı, Tutunamayanlar olmayacaktı, Benim Adım Kırmızı isimli kitap olmayacaktı belki Nobel edebiyatı bile Olmayacaktı. Edebiyat öyle bir şey ki bir kıvılcım Ateş diyorsunuz o gün ateşe dönüyor Alev alıyor ve bütün Anadolu'yu kasıp kavuruyor yani bu bilgi akışı böyle bir şey, bu kıvılcım böyle bir şey. Anadolu'da çok geniş bir kültür yaygın, yazılı kültürün yanında sözlü kültür daha çok gelişmişti ama Servet-i Fünun heceli şiirde aruz ve ses uyumunu kazanırdı. Şiir konusunda da gelişmeler servet-i Fünun döneminde yaşandı. Ondan öncesinde de yazılı kültürümüz vardı ama Anadolu öne çıkan daha çok sözlü kültürdü” diye konuştu.

Post modern edebiyata da değinen yazar Yerlikaya, Post Modern sözcüklerinde oynama anlamı taşıyor, romanlarda bir evrim anlamını taşıyor post modern yapı, nitelikli okur ve yazar gerektiriyor romanda üst kurgu gerektiriyor, romanda ikinci bir olay kurgusugerektiriyor. Tek güzellikten öte romanda karmaşık, Sözcükleri ironi atılmış mizanseni iyi kullanan eleştiri yapan bir boyutu olan manada post modern yapıyı kullanıyoruz. Bizim ülkemiz post modern yapıya geçmekte gerçekten zorlandı. Bunu tabii ki nedenleri vardı modern yapıda bir romanla okuyup anlayabilmek için analitik yorum yapma becerisi gerekiyordu dolayısıyla okurun eğitimli olması ve nitelikli olması şartı aranıyordu. Hikâye bazında tekdüze yazılmış olan bir romanı eğitim seviyesi ne olursa olsun her insan okuduğu zaman hem okuduğunu anlayabiliyor hem de okuduğundan keyif alabiliyor. Ama karşımıza nasıl çizgisi ile yazılmış post modern yapıda bir roman çıktığı zaman orada Analitik bir yorum yapma becerisine sahip olmanız gerekiyor. Ahmet Hamdi Tanpınar 1960'larda Saatleri Ayarlama Enstitüsü diye bir roman yazdı ülkemizde bütün eleştirmenlerce kabul edilen ilk eleştirel romanımız Saatleri Ayarlama Enstitüsüdür. Batı teknikleri ile kaleme alınmış zamanın, mekânın ve karakterlerin öne çıkması betimleme ve tasvir yeteneklerinin devrik cümlelerin yapılandırılması ifade zenginlikleri her şeyi bakımından Saatleri Ayarlama Enstitüsü gerçekten çok mükemmel bir romandır” ifadelerini kullandı.

Aynı zamanda eleştirmenlikte yapan Ömer Yerlikaya, eleştirinin eğitimli toplumlarda ön plana çıktığını vurgulayarak,Biraz eğitimsiz toplumlarda insanlar eleştirmeye kalktığınızda büyük sıkıntılar yaşıyorsun. Ben de son iki buçuk yıldır eleştirmenlik yaptığım için bana gelen eserleri biraz daha haksızlık ederek yüksek dozda eleştiriler yapıyordum bütün amacım eksiklikleri gösterebilmekti. Karşıdakilerde kırgınlıklar yaşandı, küsmeler ve dargınlıklar yaşandı böyle olunca ben kendime çeki düzen vermek zorunda kaldım yani kendinizi öyle ayarlayacaksınız ki hem karşıdaki insanı kırmayacaksınız edebiyata zarar vermeyeceksiniz hem edebiyat adına oluşan eksikliklerin bir şekilde göstermeye çalışacaksınız eleştirmenlerin en büyük püf noktası budur. Eleştiriye çok yüksek dozda girerseniz karşınızdaki insanda bir bıkkınlık oluşuyor bu benim işim değil diyor Dolayısıyla edebiyatın tutkusunu ve sevdasını bırakıyor bu eleştiri değil ki o insanı edebiyattan kopartıp, bütün ümitlerini yok ettiniz. Gerçek eleştirmenlik az önce de ifade ettiğim gibi kırmadan dökmeden hem onların eksiklerini göstereceksiniz hem de onure edeceksiniz karşılıklı istişare olacak, bunları Yapabiliyorsanız eleştiri kurumu edebiyat adına çok büyük katkılar sunuyor demektir” şeklinde konuştu.

Edebiyatın tutku olduğunu söyleyen yazar Yerlikaya, edebiyat hakkında şu ifadeleri kullandı: “Hem doğal yeteneğimiz olacak hem altyapınız olacak hem de bu birlikteliği götüreceksiniz önce bir içtenlik olacak bir arzu olacak. Edebiyatı seveceksiniz okumayı seveceksiniz araştırmayı seveceksiniz eğer bunlarda yeteneğiniz varsa bunları bir araya getirdiğiniz takdirde bir edebiyatı insan olabiliyorsunuz yoksa kimse annesinin karnında edebi insan olarak dünyaya gelmedi. Sonradan doğal yetenekleri varsa bu eğitimle birlikte Alt yapıyla birlikte insan kendini sürekli geliştiriyor ve 2005 yılında rüzgârlı tepeler isimli bir Romanla edebiyat piyasasına girdim çok hacimli bir kitaptı 676 sayfalı. Rüzgârlı tepeler kitabında yer mekân ve karakterler tamamı ile Artvin'i aittir yaşanmış bir olaydı, ben o yaşanmış olayı Romanlaştırdım tamamıyla gerçeğe Sadık kalarak yüzde 90'lık bir pay gerçeğe Sadık kalarak Romanlaştırdım. 2’nci kitabım bu şehrin delikanlısıydı, çok sevilen bir kitap oldu tamam ile yaşanmış bir öyküydü. Ardından küçük Şehrin İnsanları geldi orada Hatila Vadisi ne anlattım, Hatila Vadisi'nde 1975 ve 1980'li yıllarda vadide yaşayan bütün insanımızın kitaptan nakli ettim Hepsinden birer paragrafta olsa özellikle bahsettim Hatila tamamı ile Artvin adanmış bir destandır Artvin'in o muhteşem doğal zenginliğini betimleme olarak anlatmaya çalıştım. Sonrasında Beyaz Ali’yi çıkardım, beyaz Ali post modern bir çalışmaydı. Batı tekniği ile çalışılmış bir romandı.”