YEREL
Giriş Tarihi : 28-10-2021 12:35   Güncelleme : 28-10-2021 12:35

MÜFTÜLÜKTEN YUNUS EMRE VE TÜRKÇE YILI AÇIKLAMASI

MÜFTÜLÜKTEN YUNUS EMRE VE TÜRKÇE YILI AÇIKLAMASI

 “YUNUS EMRE’NİN TASAVVUF ANLAYIŞI KUR’AN VE SÜNNETE DAYANIR”

 Artvin İl Müftülüğü tarafından, "Yunus Emre ve Türkçe Yılı" kutlamaları çerçevesinde ünlü Türk halk şairi Yunus Emre’nin tarihi kişiliği ve Türk halk edebiyatındaki yeri üzerine açıklama yapıldı. Din Hizmetleri Şube Müdürü Yakup HALİL’in yaptığı açıklamada Yunus Emre’nin halka mal olduğu vurgulanarak yunus Emre’nin Türkçenin gelişmesi ve yaşatılmasında önemli bir yere sahip olduğu dile getirildi.

 2021 yılının UNESCO tarafından da anma ve kutlama yıl dönümleri arasına alındığını belirten Halil şunları söyledi:

“Medeniyetimizin yetiştirdiği değerli şahsiyetlerden biri olan Yunus Emre’nin vefatının 700’üncü yılı nedeniyle 2021 yılı, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından anma ve kutlama yıl dönümleri arasına alınmış, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından da 2021 yılının "Yunus Emre ve Türkçe Yılı" olarak kutlanmasına ilişkin genelge yayımlanmıştı. Bu çerçevede ülke genelinde çeşitli etkinlikler düzenlenmektedir.

            Tasavvuf tarihimizde birçok kişinin olduğu gibi Yunus Emre’nin de hangi yılda nerede doğduğu, nerelerde yaşadığı ve nerede vefat ettiği hususlarında çok farklı rivayetler/bilgiler bulunmaktadır.

            Kaynaklarda zikredilen tarihler birlikte değerlendirildiğinde onun 13. yüzyılın ikinci yarısında doğduğu ve 14. yüzyılın ilk yarısında vefat ettiği anlaşılmaktadır. Doğum yeri olarak da; Eskişehir’in Sivrihisar İlçesi, Bolu veya Kütahya civarları vs. zikredilir.  Doğduğu yer tam olarak tespit edilemese de, neticede oluşan kanaate göre Yunus Emre, Orta Anadolu’da Sakarya nehri çevresinde bir yerde doğmuştur. Yunus Emre’nin doğduğu yer hakkında farklı rivayetler olduğu gibi vefat ettiği ve kabrinin bulunduğu yer hakkında da farklı rivayetler vardır.

            Anadolu’da Yunus’un mezarının bulunduğu söylenen yerler şunlardır: Eskişehir Sarıköy (şimdi Yunusemre köyü), Karaman, Aksaray Ortaköy, Bursa, Manisa Kula Emresultan köyü, Erzurum Dutçu (Düzcü) köyü, Isparta Keçiborlu, Afyon Sandıklı, Ankara Nallıhan Emremsultan köyü, Ünye ve Sivas. Bunların yanında Azerbaycan’ın Gâh bölgesinde de bir makam mevcuttur. Bazı kaynaklarda Yunus’un mezarının Sivrihisar yakınlarındaki Sarıköy’de olduğu belirtilmektedir.

            Anadolu’nun pek çok yerinde hatta Azerbaycan’da bile Yunus Emre’nin kabrinin ve makamının bulunması; onun birçok yere seyahat ettiğini ve bu yerlerde çokça sevildiğini gösteren en önemli delillerdir.

            Yunus Emre’nin tarihi kişiliği hakkında birbirinden farklı birçok bilgi nakledilmiştir. Bunlardan hangisinin hakikat hangisinin menkıbe olduğunun tespiti oldukça zor bir iştir. Biz burada bunların tahlilini yapmak yerine, onun hayatı hakkında en meşhur olan Tapduk Emre ile ilgili aktarılan bilgilerden kısaca bahsederek Yunus’u tanımaya/tanıtmaya çalışacağız.

            Yunus Sarıköy’de yaşayan, çiftçilikle geçinen fakir bir kişidir. Önce buğday almak üzere Karahöyük’e gider, bir süre Hacı Bektâş-ı Velî’nin yanında kalır, geri döneceği sırada buğday yerine Hacı Bektaş ona “nefes” vermeyi teklif eder, fakat Yunus ısrar edince kendisine dilediği kadar buğday verilerek gönderilir. Köyüne yaklaştığı esnada gafletinin farkına varan Yunus, buğdayın bir gün tükenip nefesin ise tükenmeyeceğini düşünerek tekrar tekkeye döner ve nasip ister. Durum Hacı Bektâş-ı Velî’ye arzedilince o, “Bundan sonra olmaz. Biz o kilidin anahtarını Tapduk Emre’ye verdik, varsın nasibini ondan alsın” der ve onu Tapduk Emre’ye gönderir. Yunus da Tapduk Emre’nin yanına varıp durumu ona anlatır; Tapduk Emre halinin kendisine mâlûm olduğunu, hizmet edip emek vermesi halinde nasibini alacağını söyler. Yunus kırk yıl boyunca erenler meydanına eğrinin yakışmayacağı düşüncesiyle tekkeye sadece düzgün odun taşır. Rum erenlerinin Tapduk Emre’nin tekkesinde büyük bir meclis kurdukları bir gün mecliste Yunus Emre ile birlikte Yunus-ı Gûyende denilen başka bir Yunus daha bulunmaktadır. Tapduk Emre cezbeye gelince Gûyende’ye, “Yunus, söyle!” der, fakat Gûyende işitmez. Tapduk bu sözü üç defa tekrarladığı halde Yunus-ı Gûyende yine işitmez. Bu defa Yûnus Emre’ye dönüp, “Yunus, vakit geldi, o hazinenin kilidini açtık, nasibini aldın, hünkarın nefesi yetişti, sen söyle!” der. Gönlü açılan, gözlerinden perde kalkan Yunus “şevk denizine düşüp” inci ve mücevher değerinde sözler söylemeye başlar.

            Bir rivayette Yunus Emre’nin Tapduk Emre’ye otuz yıl hizmet ettiği, şeyhinin kızıyla evlendiği, pîrinin nefesinin bereketiyle şair olduğu belirtilir. Bir başka rivayete göre otuz yıl hizmetten sonra Yunus, “Ben bu yolculuktan bir şey anlayamadım, muhtemelen sülûkü tamamlayamayacağım” diyerek tekkeden ayrılmış, fakat yolda rastladığı erenler ve onlarla yaşadığı olağan üstü hallerle gafletten uyanıp geri dönmüş ve Tapduk’un ayaklarına kapanarak kendini bağışlatmıştır.

            Bazı kaynaklarda Yunus Emre’nin okuma-yazma bilmediğinden bahsedilmekte, bazı kaynaklarda ise okuma-yazma bildiği, iyi bir medrese eğitimi aldığı hatta kitap tercüme edecek derecede Farsça öğrendiği nakledilmektedir. Onun şiirleri gerek üslup açısından gerek muhteva/mana açısından incelendiğinde iyi bir eğitim aldığı anlaşılmaktadır. Çünkü içerisinde edebi sanatların ustalıkla kullanıldığı, mana ve muhteva açısından oldukça zengin içeriğe sahip onca şiirin  eğitim görmemiş birisi tarafından ortaya konması mümkün gözükmemektedir.

            Yukarıda da zikredildiği üzere Yunus Emre’nin mürşidi Tapduk Emre’dir, ancak tarikatı konusunda değişik görüşler ileri sürülmüştür. Bir kısım araştırmacılar Yunus’un tarikat pîrlerini Horasan’a bağlarken onun Nakşî, Halvetî, Mevlevî olduğunu veya Kādirîliğe mensup bulunduğunu söylemiştir. Bunların içinde üzerinde en fazla durulan tarikatlar Mevlevîlik’le Bektaşîlik’tir. Yunus Emre’nin divanında on iki imamın adının hiç geçmemesi onun Sünnî bir mutasavvıf olduğunun en önemli delilidir.

            Yunus Emre’nin şiirlerinin toplandığı iki eseri vardır. Bunlar; Risâletü’n-nushiyye ve Divan adlı eserlerdir. Bu eserlerin günümüzde birçok baskısı mevcuttur. Ayrıca söz konusu eserler üzerine birçok sadeleştirme ve şerh çalışması yapılmıştır. Yine gerek Yunus Emre gerek eserleri hakkında çeşitli akademik çalışmalar da yapılmıştır.

            Yunus Emre tasavvufî düşünceyi derinden kavrayıp yaşamış, ilâhilerinde samimiyeti, heyecan ve aşkıyla derinlikli, akıcı bir üslûba ulaşmış, bütün insanlığı ilâhî aşka, kardeşliğe, merhamet ve şefkate davet etmiş, insan olmanın, kendini bilmenin, Cenâb-ı Hakk’a ulaşmanın şartlarını ve yollarını anlatmıştır. Onun tasavvuf anlayışı Kur’an ve Sünnet’e, kendisinden önce yaşayan mutasavvıfların düşüncelerine ve tecrübelerine dayanır. Gerçekte Yunus’un sevgi temeli üzerine kurulu düşünce dünyası insanı sevme noktasında kalmayıp Allah sevgisine uzanır. Ondaki sevgi kademe kademe zerreden küreye bütün varlığı içine alan ilâhî bir sevgiye dönüşür. Şiirlerinde çevresinden, tabiattan, insanî değerlerden bazı örnekler verse de Yunus hiçbir zaman maddî unsurları amaç edinmemiştir. Her şeyin özünde mevcut mutlak varlık olunca varlıklara ve insana verilen değer de Allah için olmaktadır. Onun tarif ettiği insan Hz. Peygamber’in şahsında temsil edilen “insân-ı kâmil”dir. Bu insan, yaratılış gayesi olan ilâhî ahlâka ulaşmış, üstün özelliklerle donanmıştır. Yûnus’a göre ahlâk insana yakışmayan davranışları terkedip ilâhî yaratılıştaki asla (fıtrat-ı asliyye) yönelmektir. Ahlâkî olmayan davranışlar Yunus’un dilinde hayvanî nefse ait “yaramaz” kelimesiyle ifade edilir. Yaramaz davranışların yararlı hale dönüştürülmesi insân-ı kâmil olmanın esasıdır. Kâmil insan aşk ile Allah’a ulaşmış, ilâhî ahlâkla ahlâklanmıştır.