YEREL
Giriş Tarihi : 28-04-2021 10:28   Güncelleme : 28-04-2021 10:34

SABIR, ŞÜKÜR, TEVEKKÜL

Ardanuç İlçe Müftüsü Nuri İLKATMIŞ “SABIR, ŞÜKÜR, TEVEKKÜL” başlıklı konu hakkında açıklamalarda bulundu.

 SABIR, ŞÜKÜR, TEVEKKÜL

İlkatmış, yaptığı açıklama da “Sabır, nefsi telâştan, dili şikâyetten, organları çirkin davranışlardan koruma, nimet haliyle mihnet hali arasında fark gözetmeyip her iki durumda sükûnetini muhafaza etme, Allah’tan başkasına şikâyette bulunmamadır. Kur’ân’ı Kerim’de sabrın önemi üzerinde durulmuş, sabırlı davrananlar yüceltilmiş ve onlara verilecek mükâfatlar anlatılmıştır. Kur’an’da bildirildiğine göre Allah insanları korku, açlık, yoksulluk, yakınların ölümü, ürün kaybı gibi musibetlerle imtihan eder. Bu musibetleri sabırla karşılayanların ve Allah’a teslimiyet gösterenlerin rablerinin lütfuna, rahmetine ve ebedî kurtuluşa erecekleri müjdelenir.[1]  Kur’an, hayatta insanın başına gelen musibetlerin bir imtihan olduğunu, bu imtihanı, sabırlı olanların kazanacağını bildirir.[2]  Kur’ân-ı Kerîm’de, Allah’ın sabredenlerle beraber olduğu ifade edilmektedir.[3]

Hz. Peygamber’imizin hayatı bizler için sabır örneğiyle doludur. O, çocukluğundan itibaren nice zorluklara göğüs germiştir. Her şeyden önce, henüz dünyaya gelmeden babasını, küçük yaşta annesini kaybetmiş, en zor zamanlarında yardımcısı olan sevgili eşi Hz. Hatice"nin ölüm acısını yaşamış ve Hz. Fâtıma hâriç bütün çocuklarını toprağa vermiştir. Peygamber olarak gönderilince kavmi tarafından ağır hakaretlere uğramış, Taif’te taşlanmış, kendisine inananlar ağır işkencelere uğramış, kavmi tarafından öldürülmek istenmiştir. Ama o, bütün bu musibetlere karşı hep sabretmiştir.

Sevgili Peygamberimiz sabrı ışık olarak tanımlamış,[4] “sabır ziyadır” diyerek sabırlı olanın hem kendisini hem de etrafındakileri güneş gibi karanlıktan aydınlığa çıkartacağını haber vermiştir.[5] “Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı ve geniş bir nimet verilmedi”[6] buyurarak sabrın, hayatın tümünü kapsayan hayırlı bir nimet ve en güzel vasıf olduğunu bizlere öğretmiştir. Çocuğunu kaybetmenin acısıyla bağıra çağıra ağlayan bir kadına Resûlullah’ın, “Allah’tan kork, sabırlı ol!” sözüne karşılık, “Benim derdimden sen ne anlarsın!” şeklinde tepki gösteren kadın, daha sonra kendisine nasihat edenin Resûlullah olduğunu öğrenince kendisini tanıyamadığını söyleyerek ondan özür dilemiştir. Peygamberimiz (sav) sabrın ne demek olduğunu ona ve biz ümmetine tarif ederek “Asıl sabır, bela ile ilk karşılaşma anında ona tahammül edebilmektir.” buyurmuştur. Güçlü kimse insanları güreşte yenen değil, bilakis öfke anında kendisine hâkim olandır,[7] buyurarak sabredip nefsine hâkim olmanın önemine işaret etmiştir.

Sabır, sadece musibetlere karşı dayanmayı ifade etmez. Allah’ın farz kıldıklarını yerine getirmek ve yasakladıklarından kaçınmak da sabır ister. İmanın kemale ermesini sağlayacak ibadetlerin yapılabilmesi de sabra bağlıdır. Meselâ, oruçla sabır o kadar özdeşleşmişti ki, Peygamberimiz “...Oruç sabrın yarısıdır...” demiş,[8] Ramazan’ı da “sabır ayı” olarak isimlendirmiştir.[9] Öyleyse Müslümanlar Allah’tan sabır dilemeli[10] ve kendileri sabırlı davrandığı gibi birbirlerine de sabrı tavsiye etmelidir.[11]

Şükür, Allah’tan veya insanlardan gelen nimet ve iyilikten dolayı minnettarlığını ifade etmek, nimete söz ve fiille mukabelede bulunmak, Allah’a itaat edip günah işlemekten uzak durmak suretiyle nimetin gereğini yapmaktır. Sayısız nimetin kendisine bahşedildiği insan, aldığı ve verdiği her nefeste, işittiği her seste, gördüğü her şeyde, tattığı her lezzette, dokunduğu her nesnede, kavradığı, idrak edebildiği her gerçekte bu kabiliyetleri kendisine veren Allah’ı anmalı, kendi âcizliğinin farkına varmalı ve kendisine hayat bahşettiği için Yüce Allah’a şükran duymalıdır. Her nimet bir imtihan vesilesidir. Nimeti vereni hatırlamak ve ona teşekkür etmek, hem nimeti artırır hem de bereketlendirir. Nimeti vereni tanımamak ve nimetin asıl sahibini unutmak ise küfrân-ı nimet yani nimete karşı nankörlüktür.

Şükür, aslında bir kulluk bilinci, bir yaşama biçimi, Allah’a kul oluşun bir gereğidir. Kulun Allah’a şükretmesi, Allah’ın nimet ve ihsanlarını itiraf ederek O’na övgüde bulunmak ve kulluğa devam etmekle olur. Her nimete şükür gerekir. O halde insan, kulluğa devam ile şükrünü ve Allah’a yakınlığını artırmalıdır. Şükür, Yüce Allah’ın sayısız nimetlerine karşı kalp, dil ve beden ile övgüde ve teşekkürde bulunma, nimetleri saygı ile itiraf etmedir. Kalbin şükrü, nimetleri verenin Allah olduğuna inanmak; dilin şükrü, Allah’ın verdiği nimetlere hamdetmek; bedenin şükrü, varlığını Allah’ın rızasına uygun bir şekilde sürdürmek, namaz, oruç gibi ibadetleri eda etmek ve O’nun yasaklarından uzak durup buyruklarını yerine getirmek; malın şükrü ise sadaka ve zekât vermektir.

İnsanlığın örnek şahsiyetleri olan peygamberler, hep Rablerine şükretmişlerdir. Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Nuh hakkında, “O, çok şükreden bir kul idi.”[12] derken; Allah’ın nimetlerinden dolayı Hz. İbrâhim’in;[13] kendilerine verilen ilimden dolayı da Hz. Dâvûd ve Hz. Süleyman’ın[14] hamd ve şükürlerinden bahsetmektedir. Yüce Allah, yapılan şükrün karşılıksız kalmayacağını, şükre karşı daha fazlasını lütfedeceğini “Eğer şükrederseniz elbette size (nimetimi) artırırım.”[15] ayetiyle bildirmektedir. Sevgili Peygamberimiz de “Yiyip şükreden kimse sabrederek oruç tutan kimse gibidir.”[16] diye buyurarak şükrün önemine işaret etmiştir.

Tevekkül dinî ve tasavvufî bir terim olarak “bir kimsenin kendini Allah’a teslim etmesi, rızkında ve işlerinde Allah’ı kefil bilip sadece O’na güvenmesi” şeklinde tanımlanmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de tevekkül kavramı kırk âyette değişik fiil kalıplarında geçmektedir. Yüce Rabbimiz, Allah’a güvenene Allah kâfidir.[17] Bir işe azmettiğinde artık Allah’a güven.[18] Mü’minler Allah’a güvenip dayansınlar.[19] buyurmaktadır.

Tevekkül, gerekli tedbirleri alıp sonucu Allah"a havale etmektir. Maddî ve mânevî sebeplerin hepsine başvurduktan ve alınması gereken bütün tedbirleri alıp yapacak başka bir şey kalmadıktan sonra, Allah"a güvenip dayanmak ve gerisini O"na bırakmak demektir. Bir adam, “Ey Allah"ın Resûlü! Devemi bağlayıp da mı Allah"a tevekkül edeyim, yoksa bağlamadan mı tevekkül edeyim?” diye sordu. Resûlullah (sav) da, “Önce onu bağla, sonra Allah"a tevekkül et!” buyurdu.[20]

Tevekkül, karşılaştığı zorluklara sabretmek ve Allah"ın bizimle olduğunu hatırdan çıkarmamak ve sonucu Allah"a bırakmaktır. Tevekkül asla tembellikle karıştırılmaması gereken önemli bir kavramdır. Tevekkül yanlış yorumlanarak çalışma ve ilerlemeye engel gibi düşünülmemelidir. Aklı kullanarak İhmalkârlık ve gevşeklikten uzak durmak, işini sağlam yapıp sonucu Allah’a havale etmektir. Sevgili Peygamberimiz bir sahabeye “Allah, ihmalkârlık ve gevşeklikten hoşlanmaz. Senin akıllı davranman gerekirdi.”[21] buyurarak bu duruma işaret etmiştir.

Tevekkülle ilgili en güzel örneği Peygamberimiz (sav) hicret esnasında göstermiştir. Hz. Ebu Bekir’le hicret edeceği esnada ben peygamberim, Allah nasıl olsa beni korur, dememiş tedbir alarak gece yola çıkmış, ayrıca Medine tarafına değil tam aksi yöndeki Sevr Dağı tarafına yönelmişlerdir. Oradaki bir mağarada birkaç gün saklanarak tedbiri elden bırakmamışlardır. Tüm bu önlemlere rağmen Mekkeli müşrikler onların izini bulup mağaranın önüne gelip dayandıklarında Hz. Ebu Bekir endişelenmiş, sevgili Peygamberimiz kendisini “Üzülme! Çünkü Allah bizimle beraber.”[22] sözleriyle teskin etmiştir. Sevgili Peygamberimiz insanın üzerine düşen görevini yaptıktan, çalışıp çabaladıktan sonra işin sonucunu Allah’a havale etmesini bizlere öğretmiştir.” İfadelerine yer verdi.

Ayşe ÖZDER