İnsan, yeryüzüne başıboş bırakılmış bir varlık değildir. İman etmekle birlikte, bu dünyaya bir maksat üzere gönderildiğimizi kabul etmiş oluruz. İşte bu maksat yolculuğunda en büyük imtihanımız ise nefistir.
Kur'an-ı Kerim’de Hz. Yusuf’un diliyle şöyle buyrulur: “Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis daima kötülüğü emredicidir.” Bu ayet, nefsin insandaki eğilimlerini açıkça ortaya koyar. Nefis; kötü görülen huy, davranış ve meyillerin kaynağıdır. Fakat burada önemli bir noktayı unutmamak gerekir: Yüce Allah’ın fıtratımıza yerleştirdiği hiçbir özellik mutlak anlamda kötü değildir. Kötülük, güzel olanın yanlış kullanılmasıdır.
Nefsin iki temel gücü vardır: Şehvet ve öfke. Bu iki güç, insan hayatının devamı için verilmiş enerji kaynaklarıdır. Yeme içme arzusu olmasa insan yaşayamaz. Neslin devamını sağlayan arzu olmasa insanlık varlığını sürdüremez. Mal sevgisi olmasa üretim ve emek olmaz. Öfke olmasa insan kendini kötülüklere karşı savunamaz. O hâlde mesele, bu güçlerin varlığı değil; istikametidir.
Şehvet ölçüsüzlüğe dönüşürse hırs olur. Öfke kontrolsüzleşirse zulme dönüşür. Bu yüzden İslam, bu iki gücün sınırlarını çizer. Kur'an-ı Kerim’de müminler için, “Onun beraberinde bulunanlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler.” buyrularak öfkenin yerli yerinde kullanılmasının ölçüsü verilir. Demek ki mesele öfkeyi yok etmek değil, adaletle yönlendirmektir.
Nefis, tıpkı bir çocuk gibidir. Zamanlı zamansız isteklerde bulunur. Mantıklı ya da mantıksız demeden haz duyduğu şeyi ister. Eğer o çocuğu eğitmez, kontrol altına almazsak; kötü çevre, kötü alışkanlıklar ve şeytani dürtüler onu bizden çalar. O zaman nefis, insanı yükselten bir güç olmaktan çıkar; insanı sürükleyen bir yük hâline gelir.
Hırs, haset, kibir, riya ve heva… Nefis bu duyguları adeta asker gibi kullanabilir. Fakat aynı nefis, terbiye edildiğinde sabra, kanaate, tevazuya ve ihlasa kapı aralayabilir. Çünkü nefis, mutlak kötülük değil; eğitilmeyi bekleyen bir potansiyeldir.
Aslında nefis olmasaydı imtihanın bir anlamı da olmazdı. İyiliğin kıymeti, kötülüğe meyil imkânı varken iyiyi tercih etmekle ortaya çıkar. İşte insanın değeri de burada gizlidir. Nefsiyle mücadele eden insan, iç dünyasında büyük bir cihad verir. Bu mücadele onu olgunlaştırır, şahsiyetini inşa eder.
Yüce Allah insanı yeryüzünde halife olarak yaratmıştır. Bu hilafet makamı, kontrolsüz arzularla değil; terbiye edilmiş bir nefisle mümkündür. Nefsin şehvet ve öfke enerjisi doğru istikamete yöneldiğinde, insan kemale doğru yol alır. Tasavvuf geleneğinin ifadesiyle, insan-ı kâmil ufkuna doğru yürür. Kendimize şu soruyu soralım: Nefsimiz bizi mi yönetiyor, yoksa biz mi nefsimizi terbiye ediyoruz? İsteklerimizin esiri miyiz, yoksa irademizin sahibi mi? Unutmayalım ki nefisle verilen mücadele, insanı Rabbine yaklaştıran en derin yolculuktur. Onu şeytana kaptırmak bizi aşağı çeker; onu terbiye etmek ise bizi yüceltir.
Rabbimiz bizlere nefsini tanıyan, onu kontrol altına alan ve onunla verdiği mücadelede muvaffak olan kullarından olmayı nasip eylesin.