Ne diyorduk? Hayat; onu sabırla, metanetle yudumlama gayretiyle, “insan kalma” meşakkatinin ağırlığını omuzlamaya aday gönüllerle güzel. Tek hücreli canlılarla yada bilumum hayvanatla farkını, baş kısmındaki yaklaşık bir buçuk kiloluk organı kullanma ayrıcalığına indirgeme yanlışını paylaşanların sayısı hiç de az değil. Halbuki varlık aleminin gözbebeği yahut evrenin baş belası olma konusundaki tercihini doğru yönde kullanan insanlarla anlam bulabiliyor hayat... Zihnindeki doğruların, hayatın gerçekleriyle örtüşmeme ihtimalini zaruret olarak görenler, insanca yaşamayı daha fazla hak ediyor. Dünya üzerinde en adil şekilde dağıtıldığı iddia edilen ”aklın” yanında, yüreğini ve vicdanını insanlığın hayrına ve hizmetine tahsis edenler bu dünya hayatının süsü ve gönül elçileridir.
Yaratılanı Yaradan’dan ötürü sevenlerle, Yaradan’ı yaratılanların gaddarlığından sorumlu tutanlar, aynı türdeki mahluklar... Yoluna çıkan “dilsiz şahitleri” ezmemek, üzmemek için ordusunun güzergahını değiştirenlerle, tek hedefleri hayatta kalmak ve yavrularını beslemek olan canlara kıyanlar aynı handaki yolcular... Ağaçlara, muhacir kuşlar için yuvalar inşa edenlerle, üç kuruşluk dünya menfaati uğruna, belirledikleri coğrafyalarda yuvaları tarumar edip kendi düzenlerini ihya edenler, yegane yaşam hakkı kullandılar, kullanmaktalar... İyilere muhtaç oldukları yaşam ve yayılma hakkı tanınan bir dünya düzeninin nihai sonucu, ebedî saadet olmayacak mıdır? Dostluk, kardeşlik, empati, paylaşmanın hazzı, insanlığın merhametine susamış gönüllerin can suyu olacaktır. Hayat, “varlık aleminin gözbebeği olan insan hüviyetini muhafaza etmeye” aday olanlarla güzel olmasına güzel de, iyi olmak ve iyi kalmakta kararlı olan güzel insanlara, hürmet ve minnetle kucak açmak, icabında onlara omuz vermek hepimiz için, başkasına yüklenemez, devredilemez bir borç değil mi? Özü olan toprağın bağrına dönüşten sonrasına inansın ya da inanmasın, şairin “sadık yârinin” üstündeki hengamenin kazananı hep iyiler mi olur? TV şovlarının ünlü ve gönüllülerinin yerini, gönül sultanları ve iyilik gönüllüleri almadan, hedefsiz izleyici kitlesi olmaktan çıkmak, içi boş bir hayalden başka bir şey değil... Kof bir cevizden farksız, şaşaalı dünyanın menfaati uğruna, nice masum canı bir an bile düşünmeksizin kurban eden bu açgözlü değirmene su taşımaktan vazgeçmeden, kazanan kim olacak sanırız acaba? Ancak ve ancak, “İyilerin kazanabileceği rekabet ortamını ve mücadele koşullarını sağlayabildik mi bugüne kadar?” sorusuna zerre şüphe duymadan cevap verdikten sonra, kazananı merak etme hakkımız olacak.